Krizden Çıkışta IMF Etkisi Ne Yönde Olur?
Ülkemizde IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları yeni değil. Bugüne kadar 20’ ye yakın stand-by anlaşması yapıldı. Özellikle son 10 yıldan bu yana ekonomi bu anlaşmalara bağlı olarak IMF ile birlikte yönetildi. 1998 de yapılan yakın gözetim anlaşmasının hemen devamında 1999 da, 2000–2003 yıllarını kapsayan stand-by anlaşması yapılmıştı. Ancak henüz anlaşmanın birinci yılını doldurmadan, finans sektöründe etkin bir biçimde kriz emareleri görülmüş ve ikinci yılın başlarında ekonominin tümünü kapsayan kriz yaşanmaya başlanmıştır. Krizin ekonomide meydana getirdiği olumsuzlukları gidermek üzere, IMF ile birlikte yeni “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programı hazırlanmış ve 2008 ortalarına kadar uygulanmıştır.
Uygulanan IMF politikalarının Türkiye’deki etkisi çok tartışılmıştır. Bir kısım iktisatçılar ve politika yapıcıları bu politikalar yardımıyla ekonominin istikrar kavuştuğunu, büyümenin sürekli hale geldiğini, makro ekonomik dengelerin bu sayede kurulduğunu savunmuşlardır. Diğer kısmı ise, bunların yanında ithalat kompozisyonunun yerli sanayi aleyhine geliştiğini, ihracat artmakla birlikte ihracat içindeki ithal girdilerin yüksekliği dolayısıyla ekonomik gelişmenin ve refahın yeteri kadar artmadığını, iç sanayinin gelişmesini engellediğini, katma değer yaratma gücünü düşürdüğünü ve issizliğin azalmasını önlediğini savunmuşlardır. Bu uygumlalar sonucunda kamunun iç ve dış borcu ile özel sektörün dış borcunun hızlı bir şekilde arttığı, ekonomini cari açığının önlenemez bir biçimde yükseldiği de ileri sürülüştür. Nitekim bunlar ekonomimizde yaşanan sonuçlardır.
2008 ortalarından bu yana IMF ile yeni bir anlaşma yapılması için görüşmeler sürdürülmektedir. Zaman içinde ortaya çıkan küresel ekonomik krizin ve araya giren mahalli seçimlerin de etkisiyle IMF ile yapılmak istenilen anlaşma bitirilememiş, uzatılmıştır.
Günümüzde, iş adamları da dâhil olmak üzere çeşitli çevrelerdeki beklenti, bir an önce IMF ile anlaşmanın sağlanması yönündedir. Bu anlaşma ile IMF’ den 30–40 milyar dolar bir borçlanma beklenilmektedir. Ancak yapılacak bu anlaşmanın, borçlanmanın yanında dünya finans piyasaları ile olan ilişkiler açısından önemi bulunmaktadır. IMF ile yapılacak yeni bir stand-by anlaşması, dünya finans piyasalarının ülkeye daha müspet bakmasına etki etmekte, borçlanmanın kolaylaşmasına zemin hazırlamaktadır.
IMF ile yapılacak anlaşmadan beklenen, yaşamakta olduğumuz küresel krizin etkisinin azaltılması ve bir an önce krizden kurtularak ekonominin büyüme temayülüne yeniden girmesinin sağlanmasıdır.
Burada Türkiye’de yaşamakta olduğumuz krizin küresel krizle ilişkilerine bakmamızda yarar bulunmaktadır. ABD’ de başlayıp diğer sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelere de kısa sürede yayılan küresel kriz aslında finansal bir kriz olmakla birlikte, finans sıkıntısından değil, aksine yaratılmış olan sanal finans olanaklarının bolluğundan kaynaklanmıştır.
Özellikle yatırım bankalarının kredi arzlarını artırmak üzere “türev piyasalar” adı verilen uygulamalarla yeni bir reel değer yaratmadan adeta fiyatları şişirerek, daha önce kredilendirilmiş değerleri, ikinci, üçüncü defa değerlendirmeye tabi tutup yeniden kredilendirme yolu ile kredilendirilmiş, bu ve benzeri yollarla kredi miktarları çok büyük boyutlarda arttırılmıştır. NİNJA (no income, no job, no asset- gelir yok, iş yok, varlık yok) kredileri olarak adlandırılan düşük kaliteli bu tür krediler hızla büyümüştür.
Bu dönemde, petrol, sanayi ve emtia ürünlerinin fiyatları daha önce görülmemiş düzeylere çıkarılmıştır. Örnek olması bakımında varili 150 doları geçmiş petrol fiyatları verilebilir.
Oysaki bu kredilerin karşılığı olan reel değerler ayni oranlarda arttırılamadığı için kredi geri dönüşleri aksamaya başlamıştır. Bu gelişme, finansal piyasalarda güven ortamının da kaybolmasına yol açtığından, önce dünya ölçeğindeki yatırım bankalarında, peşinden birçok ticari bankalarda ve bir kısım firmalarda iflasların ortaya çıkmasına etki etmiştir.
ABD’ de başlayan bu finansal kriz, banka ve firmaları zora sokarken, günümüzde küresel ekonomik ilişkilerin boyutuna bağlı olarak oldukça hızlı bir şekilde ve hatta eş anlı olarak diğer ülkelere de yayılmıştır. Bunda, teknolojinin küresel ekonomik ilişkilerde ve bankacılıkta yoğun bir biçimde kullanılmasının ve hızın bilgisayarda bir tıklama ile eşit seviyede bulunmasının etkisi büyüktür.
Sanayileşmiş ülkeler, bankalar tarafında yaratılmış olan sanal değerlerin karşılıklarını sağlamak üzere piyasalara, zora düşen firmalar ve bankalar aracılığıyla para enjekte ederek piyasaların dengeye gelmesini sağlamak istemişlerdir.
Her bir ülkenin kendine has farklı politika uygulamaları olmakla birlikte, genel anlamda uygulanan politikaların esasları, piyasalara devlet eliyle kaynak sağlamaya yönelik olmaktadır. Nitekim sanayileşmiş ülke devletlerinin bu yolla piyasaya sürdükleri para miktarı Dört-Beş Trilyon ABD dolarını geçmiştir. Bu paralar bir kısım firmaların ve bankaların batmasının önlenmesi, bir kısım banka ve firmaların birleşmesi, ya da zararlarının karşılanmasında kullanılmıştır.
Ne var ki bu ülkelerde makro ekonomik dengelerin kurulabilmesi henüz mümkün olamadığı gibi krizin etkisinin daha ne kadar devam edeceği hakkında güvenilir öngörüler de bulunmamaktadır. Kriz hemen hemen bütün ülkelerde, ekonomik büyümenin düşmesine, dış ticaretin daralmasına, iç talebin azalmasına, issizliğin artmasına yol açmıştır.
Türkiye’deki durum gelişmiş ekonomilerden oldukça farklıdır. Bir defa ülkemize sıçrayan küresel kriz, finansal bir kriz olmamıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte hemen şu sebepler sayılabilir; Türkiye’de 2001 krizinden sonra alınan tedbirler ve BDDK uygulamaları sonucunda bankaların sermaye, kredi ve mevduat yapıları ve oranları sağlam hale getirilmiştir. Özeleştirme hızlı bir şekilde devam etmiş, kamunun sanayi kuruluşları çoğu yabancılara olmak üzere satılmıştır ve bu yolla, 2006 da 20, 2007 de 22 ve 2008 de 15,5 miyar dolar döviz girişi sağlanmıştır. Sıcak para olarak adlandırılan mevduat, borsa ve devlet borç senetlerinde değerlendirilen yabancı döviz miktarı 108 milyar dolara ulaşmıştır. Bunlar ve benzer sebeplerden ötürü krize bağlı olarak, Türkiye’nin finansal piyasalarında, diğer ülkelere göre daha az zararlar ortaya çıkmıştır.
Ancak Ülkemizde krizin reel sektöre etkisi finans sektöründen çok daha fazla olmuştur. İç ve dış talebin hızlı bir şekilde daralması üretimin hızlı düşmesine yol açarken bu gelişme ayni zamanda işçi çıkartmalarına ve issizliğin artmasına etki etmiştir. Ekonomideki bu gelişmeler bir taraftan kamu dengelerini bozmaktadır. Kamunun vergi gelirleri azalmıştır. 2009 yılı için öngörülen 10,3 milyar Türk lirası bütçe açığı, yılın ilk iki ayında geçilmiş durumdadır. Yılsonu itibariyle bütçe açığının 49 milyar olacağı maliye Bakanı tarafında açıklanmıştır. Diğer taraftan özel sektör üretimleri kısmış, işçi çıkartmalarını arttırmış, yatırımlarını büyük oranlarda durdurmuştur. Ülkenin dış ticareti hem ihracatı ve hem de ithalatı bir önceki yıla göre gerilemeye başlamıştır.
Ülkenin yaşamakta olduğumuz krize bağlı olarak temel ekonomik sorunu, iç ve dış talepteki düşüklüğe bağlı olarak üretimin azalması, issizliğin artması, büyümenin düşmesi, refahın azalması ve ekonominin makro dengelerinin bozulması olarak özetlenebilir.
Bu sorunlardan kurtulmada ve krizden çıkmada IMF anlaşmasının etkisi ne oranda ve ne yönde olacaktır? Yazının girişinde de bahsettiğimiz gibi, başta iş âlemi olmak üzere geniş kitleler, IMF ile yapılacak anlaşmanın krizden çıkmayı hızlandıracağını varsayarak bir an önce gerekleşmesini beklemektedirler.
IMF’ nin bu güne kadar Türkiye’de ve diğer anlaşma yaptığı ülkelerde uyguladığı temel politikaların başında ekonomi yönetiminde bire bir söz sahibi olmak istemesi gelmektedir. Anlaşmanın gerekli şartı budur. Anlaşma boyunca ekonomik ve sosyal tedbirlerin neler olacağı ve bunlarla ilgili uygulamaların nasıl kontrol edileceği baştan kararlaştırıldığı için hükümetler de bunlara uymak durumunda bulunmaktadır.
IMF politikaları genellikle küresel ekonomiye uyum sağlamaya, serbest rekabet ve liberal ekonomi şartlarının oluşmasına hizmet etmeye, ekonomide büyüme ve sosyal adaletten daha çok, mali piyasaların istikrarlı bir şekilde devamının sağlanmasına, dış ticarette tıkanıklık olmamasına ve borçların zamanında ödenmesinin mümkün kılınmasına zemin hazırlayan politikalardır. Bunların içinde de temel ve öncelikli olanlar liberal politikaların ekonomide hâkim kılınması ve borçların çevrilebilir olmasıdır. Bunun için faiz dışı fazlanın milli gelire oranının yükseltilmesine ve kamu harcamalarının düşürülmesine önem vermektedir. Bu politikalar içinde adeta ekonomik büyüme, sosyal refahın artması, issizliğin azaltılması, içeride sanayinin gelişmesi ve katma değer yaratma gücünün yükseltilmesi gibi politikalar bulunmamaktadır. Temel politikalar dış ekonomik ilişkilerin artması ve borç ödeme kapasitesinin yükseltilmesine odaklanmaktadır.
Politikaların esası IMF tarafından belirlendiğinden, içerde kurumların politika oluşturmaları büyük oranlarda kısıtlanmaktadır. Örneğin Merkez Bankasın para politikası baştan belirlendiği ve bir kısım sınırlamalara tabi tutulduğu için, değişen şartlar altında dahi bu sınırlamalar dışına çıkıp politika oluşturması mümkün değildir.
Oysa reel sektör krizi içinde bulunan ekonomimizde üretimin arttırılmasına, maliyetlerin ve fiyatların düşürülmesine, rekabet şartlarının geliştirilmesine, bunun için de özellikle iç talebin arttırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Maliyetlerin düşürülmesi için, başta enerji fiyatları olmak üzere temel girdi fiyatlarının düşürülmesi ve verimliliğin arttırılması gerekmektedir. Dış talep yeteri kadar arttırılamazsa ekonominin resesyona düşmemesi için iç talebin arttırılması gündeme getirilmelidir. Bunun için kamunun bir kısım harcamalar yapması veya gelirden fedakârlık etmesi gerekecektir. Bu açıdan ekonomi yöneticileri serbestçe karar alabilir bir durumda olmalıdır. Belirlenen politikaların dışına çıkabilmeli, enflasyon hedeflerinden kısmen de olsa, gerektiği zaman vazgeçip ekonominin canlandırılması için emisyon oranlarını genişletebilmelidir. Nitekim iç talebi canlandırma etkisini yakın geçmişte otomobillerden alınan vergilerde yapılan değişiklik örneğinde görmüş bulunmaktayız.
Oysa Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’ in de dediği gibi “IMF Board’undaki üyelerin de bir kültürü vardır” ve bu kültür ülkelerin kendi ekonomik şartlarına bağlı olarak krizden çıkmayı sağlamak üzere politika değiştirilmesine olanak sağlamamaktadır. Muhtemeldir ki bu kültür iç talebi arttırmak için, devletin talebi yüksek kesimlere gelir transferi yapmasına vize vermeyecektir. Dış talepteki düşüklük yanında iç talebin arttırılamaması durumunda ise, krizden çıkabilme süresi uzayacak, krizin etkisi birden fazla yıl devam edecektir. Bu açıdan yapılacak yeni stand-by anlaşmasının kriz üzerindeki etkisinin ne yönde olacağının değerlendirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.