levitra farmacia tadalafil rezeptfrei levitra venta acquisto viagra originale levitra prijs medicament levitra vente viagra vardenafil 10 mg cialis venta libre acheter du cialis viagra rezeptfrei viagra quanto costa acheter propecia levitra sans prescription achat kamagra le viagra propecia generique cialis vente en ligne viagra 100 mg vardenafil generico vendo cialis levitra prezzo cialis indien cialis sur internet viagra bestellen viagra prijs compro cialis kamagra bestellen viagra ordonnance acheter cialis commander du cialis sildenafil venta libre comprar viagra acquisto levitra vente cialis vente de cialis sur internet tadalafil bestellen cialis venta comprar levitra vendita viagra kamagra generique viagra prezzo cialis quebec levitra ordonnance zithromax prix citrato di sildenafil sildenafil rezeptfrei receta viagra acheter kamagra kamagra kopen viagra en ligne pastilla viagra farmaci impotenza trouver du viagra compro cialis vendo viagra cialis ordonnance acheter cialis en espagne acheter cialis generic pilule viagra acquisto viagra in farmacia viagra indien genericos viagra acheter kamagra 100mg sildenafil venta vardenafil generika viagra recensioni cialis generique acheter cialis precio levitra prescrizione levitra svizzera acheter zyban medicament viagra viagra naturale levitra donne levitra en pharmacie acheter cialis sans ordonnance comprar viagra generico probleme erection aquisto viagra cialis 20 mg trouver du levitra acheter cialis france vente levitra cialis 20 mg generique du viagra cialis svizzera levitra generique levitra sin receta viagra farmacia acheter viagra acheter du viagra cialis marche pas cialis generico 10 mg acheter prozac achat levitra levitra kopen levitra generico viagra acquisto online koop viagra achat de cialis levitra 20 mg acquisto viagra senza ricetta impuissance erection viagra ricetta pastilla sildenafil levitra sur le net viagra vendita libera costo viagra ordina levitra cialis vente libre levitra precio acquisto viagra acheter kamagra oral jelly cialis france cialis prescrizione viagra kopen sildenafil generico acheter cialis internet viagra versand viagra vendita italia cialis 10mg impotenza rimedi acheter accutane kamagra oral jelly vendo cialis levitra ohne rezept acheter tadalafil prix de cialis acheter cialis en ligne clomid sans ordonnance comprar levitra generica prix du viagra
XanaxAdderall onlineLevitraADDERALL onlineadderall without prescriptionPhentermine onlinetramadol onlinevalium online

Krizden Çıkışta IMF Etkisi Ne Yönde Olur?

Perşembe, 14 May 2009 Ahmet Gokcen yorum yok

Ülkemizde IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları yeni değil. Bugüne kadar 20’ ye yakın stand-by anlaşması yapıldı. Özellikle son 10 yıldan bu yana ekonomi bu anlaşmalara bağlı olarak IMF ile birlikte yönetildi. 1998 de yapılan yakın gözetim anlaşmasının hemen devamında 1999 da, 2000–2003 yıllarını kapsayan stand-by anlaşması yapılmıştı. Ancak henüz anlaşmanın birinci yılını doldurmadan, finans sektöründe etkin bir biçimde kriz emareleri görülmüş ve ikinci yılın başlarında ekonominin tümünü kapsayan kriz yaşanmaya başlanmıştır. Krizin ekonomide meydana getirdiği olumsuzlukları gidermek üzere, IMF ile birlikte yeni “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programı hazırlanmış ve 2008 ortalarına kadar uygulanmıştır.

Uygulanan IMF politikalarının Türkiye’deki etkisi çok tartışılmıştır. Bir kısım iktisatçılar ve politika yapıcıları bu politikalar yardımıyla ekonominin istikrar kavuştuğunu, büyümenin sürekli hale geldiğini, makro ekonomik dengelerin bu sayede kurulduğunu savunmuşlardır. Diğer kısmı ise, bunların yanında ithalat kompozisyonunun yerli sanayi aleyhine geliştiğini, ihracat artmakla birlikte ihracat içindeki ithal girdilerin yüksekliği dolayısıyla ekonomik gelişmenin ve refahın yeteri kadar artmadığını, iç sanayinin gelişmesini engellediğini, katma değer yaratma gücünü düşürdüğünü ve issizliğin azalmasını önlediğini savunmuşlardır. Bu uygumlalar sonucunda kamunun iç ve dış borcu ile özel sektörün dış borcunun hızlı bir şekilde arttığı, ekonomini cari açığının önlenemez bir biçimde yükseldiği de ileri sürülüştür. Nitekim bunlar ekonomimizde yaşanan sonuçlardır.

 2008 ortalarından bu yana IMF ile yeni bir anlaşma yapılması için görüşmeler sürdürülmektedir. Zaman içinde ortaya çıkan küresel ekonomik krizin ve araya giren mahalli seçimlerin de etkisiyle IMF ile yapılmak istenilen anlaşma bitirilememiş, uzatılmıştır.

Günümüzde, iş adamları da dâhil olmak üzere çeşitli çevrelerdeki beklenti, bir an önce IMF ile anlaşmanın sağlanması yönündedir. Bu anlaşma ile IMF’ den 30–40 milyar dolar bir borçlanma beklenilmektedir. Ancak yapılacak bu anlaşmanın,  borçlanmanın yanında dünya finans piyasaları ile olan ilişkiler açısından önemi bulunmaktadır.  IMF ile yapılacak yeni bir stand-by anlaşması, dünya finans piyasalarının ülkeye daha müspet bakmasına etki etmekte, borçlanmanın kolaylaşmasına zemin hazırlamaktadır.

IMF ile yapılacak anlaşmadan beklenen, yaşamakta olduğumuz küresel krizin etkisinin azaltılması ve bir an önce krizden kurtularak ekonominin büyüme temayülüne yeniden girmesinin sağlanmasıdır.

Burada Türkiye’de yaşamakta olduğumuz krizin küresel krizle ilişkilerine bakmamızda yarar bulunmaktadır. ABD’ de başlayıp diğer sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelere de kısa sürede yayılan küresel kriz aslında finansal bir kriz olmakla birlikte, finans sıkıntısından değil, aksine yaratılmış olan sanal finans olanaklarının bolluğundan kaynaklanmıştır.

Özellikle yatırım bankalarının kredi arzlarını artırmak üzere “türev piyasalar” adı verilen uygulamalarla yeni bir reel değer yaratmadan adeta fiyatları şişirerek, daha önce kredilendirilmiş değerleri, ikinci, üçüncü defa değerlendirmeye tabi tutup yeniden kredilendirme yolu ile kredilendirilmiş, bu ve benzeri yollarla kredi miktarları çok büyük boyutlarda arttırılmıştır. NİNJA (no income, no job, no asset- gelir yok, iş yok, varlık yok) kredileri olarak adlandırılan düşük kaliteli bu tür krediler hızla büyümüştür.

Bu dönemde, petrol, sanayi ve emtia ürünlerinin fiyatları daha önce görülmemiş düzeylere çıkarılmıştır. Örnek olması bakımında varili 150 doları geçmiş petrol fiyatları verilebilir.

Oysaki bu kredilerin karşılığı olan reel değerler ayni oranlarda arttırılamadığı için kredi geri dönüşleri aksamaya başlamıştır. Bu gelişme, finansal piyasalarda güven ortamının da kaybolmasına yol açtığından, önce dünya ölçeğindeki yatırım bankalarında, peşinden birçok ticari bankalarda ve bir kısım firmalarda iflasların ortaya çıkmasına etki etmiştir.

ABD’ de başlayan bu finansal kriz, banka ve firmaları zora sokarken, günümüzde küresel ekonomik ilişkilerin boyutuna bağlı olarak oldukça hızlı bir şekilde ve hatta eş anlı olarak diğer ülkelere de yayılmıştır. Bunda, teknolojinin küresel ekonomik ilişkilerde ve bankacılıkta yoğun bir biçimde kullanılmasının ve hızın bilgisayarda bir tıklama ile eşit seviyede bulunmasının etkisi büyüktür.

Sanayileşmiş ülkeler, bankalar tarafında yaratılmış olan sanal değerlerin karşılıklarını sağlamak üzere piyasalara, zora düşen firmalar ve bankalar aracılığıyla para enjekte ederek piyasaların dengeye gelmesini sağlamak istemişlerdir.

Her bir ülkenin kendine has farklı politika uygulamaları olmakla birlikte, genel anlamda uygulanan politikaların esasları, piyasalara devlet eliyle kaynak sağlamaya yönelik olmaktadır. Nitekim sanayileşmiş ülke devletlerinin bu yolla piyasaya sürdükleri para miktarı Dört-Beş Trilyon ABD dolarını geçmiştir. Bu paralar bir kısım firmaların ve bankaların batmasının önlenmesi, bir kısım banka ve firmaların birleşmesi, ya da zararlarının karşılanmasında kullanılmıştır.

Ne var ki bu ülkelerde makro ekonomik dengelerin kurulabilmesi henüz mümkün olamadığı gibi krizin etkisinin daha ne kadar devam edeceği hakkında güvenilir öngörüler de bulunmamaktadır. Kriz hemen hemen bütün ülkelerde, ekonomik büyümenin düşmesine, dış ticaretin daralmasına, iç talebin azalmasına, issizliğin artmasına yol açmıştır.

Türkiye’deki durum gelişmiş ekonomilerden oldukça farklıdır. Bir defa ülkemize sıçrayan küresel kriz, finansal bir kriz olmamıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte hemen şu sebepler sayılabilir; Türkiye’de 2001 krizinden sonra alınan tedbirler ve BDDK uygulamaları sonucunda bankaların sermaye, kredi ve mevduat yapıları ve oranları sağlam hale getirilmiştir. Özeleştirme hızlı bir şekilde devam etmiş, kamunun sanayi kuruluşları çoğu yabancılara olmak üzere satılmıştır ve bu yolla, 2006 da 20, 2007 de 22 ve 2008 de 15,5 miyar dolar döviz girişi sağlanmıştır. Sıcak para olarak adlandırılan mevduat, borsa ve devlet borç senetlerinde değerlendirilen yabancı döviz miktarı 108 milyar dolara ulaşmıştır. Bunlar ve benzer sebeplerden ötürü krize bağlı olarak, Türkiye’nin finansal piyasalarında, diğer ülkelere göre daha az zararlar ortaya çıkmıştır.

Ancak Ülkemizde krizin reel sektöre etkisi finans sektöründen çok daha fazla olmuştur. İç ve dış talebin hızlı bir şekilde daralması üretimin hızlı düşmesine yol açarken bu gelişme ayni zamanda işçi çıkartmalarına ve issizliğin artmasına etki etmiştir. Ekonomideki bu gelişmeler bir taraftan kamu dengelerini bozmaktadır. Kamunun vergi gelirleri azalmıştır. 2009 yılı için öngörülen 10,3 milyar Türk lirası bütçe açığı, yılın ilk iki ayında geçilmiş durumdadır. Yılsonu itibariyle bütçe açığının 49 milyar olacağı maliye Bakanı tarafında açıklanmıştır.  Diğer taraftan özel sektör üretimleri kısmış, işçi çıkartmalarını arttırmış, yatırımlarını büyük oranlarda durdurmuştur. Ülkenin dış ticareti hem ihracatı ve hem de ithalatı bir önceki yıla göre gerilemeye başlamıştır.

Ülkenin yaşamakta olduğumuz krize bağlı olarak temel ekonomik sorunu, iç ve dış talepteki düşüklüğe bağlı olarak üretimin azalması, issizliğin artması, büyümenin düşmesi, refahın azalması ve ekonominin makro dengelerinin bozulması olarak özetlenebilir.

Bu sorunlardan kurtulmada ve krizden çıkmada IMF anlaşmasının etkisi ne oranda ve ne yönde olacaktır? Yazının girişinde de bahsettiğimiz gibi, başta iş âlemi olmak üzere geniş kitleler, IMF ile yapılacak anlaşmanın krizden çıkmayı hızlandıracağını varsayarak bir an önce gerekleşmesini beklemektedirler.

IMF’ nin bu güne kadar Türkiye’de ve diğer anlaşma yaptığı ülkelerde uyguladığı temel politikaların başında ekonomi yönetiminde bire bir söz sahibi olmak istemesi gelmektedir. Anlaşmanın gerekli şartı budur. Anlaşma boyunca ekonomik ve sosyal tedbirlerin neler olacağı ve bunlarla ilgili uygulamaların nasıl kontrol edileceği baştan kararlaştırıldığı için hükümetler de bunlara uymak durumunda bulunmaktadır.

IMF politikaları genellikle küresel ekonomiye uyum sağlamaya, serbest rekabet ve liberal ekonomi şartlarının oluşmasına hizmet etmeye, ekonomide büyüme ve sosyal adaletten daha çok, mali piyasaların istikrarlı bir şekilde devamının sağlanmasına, dış ticarette tıkanıklık olmamasına ve borçların zamanında ödenmesinin mümkün kılınmasına zemin hazırlayan politikalardır. Bunların içinde de temel ve öncelikli olanlar liberal politikaların ekonomide hâkim kılınması ve borçların çevrilebilir olmasıdır. Bunun için faiz dışı fazlanın milli gelire oranının yükseltilmesine ve kamu harcamalarının düşürülmesine önem vermektedir. Bu politikalar içinde adeta ekonomik büyüme, sosyal refahın artması, issizliğin azaltılması, içeride sanayinin gelişmesi ve katma değer yaratma gücünün yükseltilmesi gibi politikalar bulunmamaktadır. Temel politikalar dış ekonomik ilişkilerin artması ve borç ödeme kapasitesinin yükseltilmesine odaklanmaktadır.

Politikaların esası IMF tarafından belirlendiğinden, içerde kurumların politika oluşturmaları büyük oranlarda kısıtlanmaktadır. Örneğin Merkez Bankasın para politikası baştan belirlendiği ve bir kısım sınırlamalara tabi tutulduğu için, değişen şartlar altında dahi bu sınırlamalar dışına çıkıp politika oluşturması mümkün değildir.

Oysa reel sektör krizi içinde bulunan ekonomimizde üretimin arttırılmasına, maliyetlerin ve fiyatların düşürülmesine, rekabet şartlarının geliştirilmesine, bunun için de özellikle iç talebin arttırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Maliyetlerin düşürülmesi için,  başta enerji fiyatları olmak üzere temel girdi fiyatlarının düşürülmesi ve verimliliğin arttırılması gerekmektedir. Dış talep yeteri kadar arttırılamazsa ekonominin resesyona düşmemesi için iç talebin arttırılması gündeme getirilmelidir. Bunun için kamunun bir kısım harcamalar yapması veya gelirden fedakârlık etmesi gerekecektir. Bu açıdan ekonomi yöneticileri serbestçe karar alabilir bir durumda olmalıdır. Belirlenen politikaların dışına çıkabilmeli, enflasyon hedeflerinden kısmen de olsa, gerektiği zaman vazgeçip ekonominin canlandırılması için emisyon oranlarını genişletebilmelidir. Nitekim iç talebi canlandırma etkisini yakın geçmişte otomobillerden alınan vergilerde yapılan değişiklik örneğinde görmüş bulunmaktayız.

Oysa Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’ in de dediği gibi “IMF Board’undaki üyelerin de bir kültürü vardır” ve bu kültür ülkelerin kendi ekonomik şartlarına bağlı olarak krizden çıkmayı sağlamak üzere politika değiştirilmesine olanak sağlamamaktadır. Muhtemeldir ki bu kültür iç talebi arttırmak için, devletin talebi yüksek kesimlere gelir transferi yapmasına vize vermeyecektir. Dış talepteki düşüklük yanında iç talebin arttırılamaması durumunda ise, krizden çıkabilme süresi uzayacak, krizin etkisi birden fazla yıl devam edecektir. Bu açıdan yapılacak yeni stand-by anlaşmasının kriz üzerindeki etkisinin ne yönde olacağının değerlendirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

 

Categories: Ekonomi Yazıları

Kriz ve Ekonomi

Pazartesi, 17 Kas 2008 Ahmet Gokcen yorum yok

Categories: Ekonomi Yazıları

Sanayinin Ekonomideki Yeri

Çarşamba, 10 Eyl 2008 Ahmet Gokcen 1 yorum

                                                                                

Türk ekonomisindeki büyüme sorunlu bir büyümedir. Yıldan yıla istikrarsız bir büyüme söz konusudur. Eksi büyümeden bir sonraki yıl artı büyümeye geçiyor ve yüzde 7,5 dolayında büyüme gerçekleşiyor. Takip eden yılda ise büyüme 5’in altına geriliyor. Bu durum ekonominin yapısal sorunların içinde, istikrarsız büyümekte olduğunu ve üretimden ve özellikle sanayi üretiminden ziyade ticari faaliyetlere bağlı olarak büyümekte olduğunu gösterir ki, bu da sanayileşme açısından yeteri kadar gelişememekte, aksine sanayinin milli gelir içindeki payının azalmakta olduğunun bir göstergesi olmaktadır. Nitekim İmalat sanayinin milli gelir içindeki payı 2000 yılından bu yana devamlı düşüş göstermektedir. 2000 yılında yüzde 21,7 dolayında iken bu oran 2007’ de yüzde 16,5 e gerilemiştir. Bunun anlamı Türk ekonomisinin sanayileşmekte olduğu zannedilmesine karşılık, sanayi sektöründeki büyümenin diğer sektörlerin ve milli gelirdeki büyümenin gerisinde kalmasıdır.

Sanayileşmedeki bu geri kalmanın nedeni, bu sektörün ihmal edilir bir duruma gelmesidir. Gerçekten son birkaç yıldan bu yana sanayiye yatırım yapılmamaktadır. Sanayi, ekonomi politikalar içinde adeta teşvik edilen sektörlerin dışına itilmektedir. Oysa 1960’ların başından bu yana ekonomideki temel teşvikler sanayi için geliştirilmiş teşviklerdir. Teşvik tedbirlerinin ana amacı ülkenin hızlı sanayileşerek kalkınmanın sağlanmasına dönüktür. Bu yolla sanayileşen ülke haline gelmesidir. Gerçi söz konusu dönemden bu yana Türkiye bu yolda önemeli gelişmeler sağlamıştır. Ne var ki, son yıllarda bu yapı tersine dönmüş durumdadır. Ekonominin yapısı ve rakamlar bunu göstermektedir. Reel sektörün ihmal edilmesi, başta imalat sanayisinde ve top yekûn sanayide duraklamalara ve gerilemelere etki etmektedir.

Sanayinin gerilemesinin temel nedeni, bu sektöre artık yatırım yapılmamasından ileri gelmektedir. Gerçekten son birkaç yıldan bu yana belli büyüklükte sanayi yatırımı yapılmamıştır. Aksine yatırımlar diğer sektörlere kaydırılmaktadır. Yeni yatırımlar genellikle de daha çok gayrimenkullere, lüks ve gösterişli alış-veriş merkezlerine kaydırılmaktadır. Kamunun yaptığı yatımlarda da, özel sektörün yatırımlarında da ve hatta doğrudan yabancı yatırımlarda da bu eğilim görülmektedir.

 Tekstil gibi bir kısım sektörlerde ise mevcut fabrikalar, başta Mısır olmak üzere Balkan ve Türk devletlerine kaydırılmaktadır. Daha önce sanayicilik yapan çok sayıdaki müteşebbis halen imalat yapmak yerine yabancı firmaların temsilciliğini yapmayı tercih etmektedirler. Doğrudan yabancı sermaye olarak gelen yabancı sermaye de imalat sanayi yerine perakende ticareti tercih etmekte ve yatırımlarını buralara yapmaktadırlar. Nitekim son altı yıldan bu yana imalat sanayinde belli ölçekte yatırım yapan yabancı sermaye de olmamıştır.

Türk ekonomisinde tarım kesimindeki gelişmelerin de iç açıcı bir durumda olmadığını göstermektedir. Nitekim Türkiye’de tarım ürünleri fiyatları üreticiyi tatmin etmediğinden hem şikâyetler çok artmakta ve hem de üretim düşmektedir. Nitekim daha önce üretmekte olduğumuz birçok tarım ürünü ithal edilir hale gelmiştir. Hatta son zamanlarda çok telaffuz edilen konulardan biri de, daha önce kendine yeter bir ülke durumunda olan ülkemizin artık kendine yeter seviyede olmayan ülkeler kategorisine katılmış olmasıdır.

Bu durumlar Türkiye’deki büyümenin temel kaynağının dış ticaret olduğunu göstermektedir. Gerçekten son birkaç yıldan bu yana büyümenin kaynakları içinde, ithalat, ithalattan alına vergilerdir ve ticaret daha büyük etkiye sahip olmaktadır.

Tabii ki dış ticaretin artması bir ülke için olumlu bir göstergedir. Ancak dış ticaretin bünyesine, ithalat ve ihracatın yapısına bakmakta da yarar vardır.

İthalat son yıllarda ihracattan daha hızlı artmaktadır. Gerçi ihracatımızda hızlı bir şekilde artış göstermektedir, ama ithalattaki artış hızı ihracattaki artış hızından daha yüksek olmaktadır. Onun için ihracatın ithalatı karşılama oranı devamlı bir şekilde düşmektedir. Halen bu oran yüzde 60’ yaklaşmıştır.

İhracat açısından üzerinde durulması gereken önemli bir husus da ihraç edilen mallar içinde ithal girdilerin yüksekliğidir. Tabii ki ihraç mallarının üretiminde ithal girdilerinin bulunması normaldir. Ancak üretime dayalı bir sanayi ülkesinde ihraç malları içinde ithal girdilerin oranı yüzde 30 civarında olması normaldir. Ne var ki ülkemizde halen bu oran yüzde 70 dolayında bulunmaktadır. Buda ekonominin üreten ve sanayi ülkesi olmaktan uzaklaşmakta olduğunu göstermektedir. Büyüme olmasına rağmen issizliğin azalmaması, istihdamın ve halkın refahının yeteri kadar artmamasının temel nedeni de bu durumdur.

Gelişme yolunda olan ekonominin sanayisiz büyümesi, üretimsiz büyüme anlamına gelir ki, üretimsiz büyüme herhangi bir ülke için söz konusu olamaz. Bunun için öncelikle sanayinin gelişmesi ve büyümesini sağlamak gerekmektedir. Sanayi ile büyüme gerçekleştirilemez ise ülkenin büyümesi de, issizliğin azalması da fakirliğin önlenmesi de mümkün olmayacaktır.

Ticarete ve özellikle ithalata dayalı ekonomilerin, dış dünyada meydana gelen değişikliklerden, krizlerden ve diğer ülkelerin ekonomik durumlarından, bunların büyümelerindeki yavaşlamadan ve enflasyonist eğilime girmelerinden de daha kolay etkilenmeleri söz konusu olmaktadır. Nitekim içinde bulunduğumuz bu yılda gerek ABD ve gerekse Avrupa ülkelerindeki ekonomik gelişmeler bir önceki yıla oranla oldukça kötü durumdadır. Bu gelişmeler ekonomimizi de menfi yönde etkilemesi mukadderdir. Bu etkileri bir başka yazımızda incelememiz söz konusu olacaktır.

 

Categories: Ekonomi Yazıları